9 Mayıs 2011 Pazartesi

diyorum ki...

Sıkılıyorum. Söz konusu ben olduğuma göre çok enteresan bir durum olduğunu söyleyemiyorum. Büroda olmama, kendi çapımla orantılı olarak bir şeylerle meşgul olmama rağmen sıkılma halim baki... Ne istediğimi biliyorum; ama bilmek istemiyor gibiyim ya da bilmiyorum; ama bildiğimi zannetmekteyim. Bildiğimi düşündüğüm ama bilmekten kaçındığım isteğimi dile getirmekten evleviyetle korkuyorum. Zaten bu da ilginç değil. Çünkü genel olarak ben hep korkuyorum. Sonrasında korktuklarım bir bir başıma gelse de korkmaktan yorulmuyorum. Amma velakin sıkıntı şu ki sıkılıyorum. Sence nedir durum? Bence bildiğin kaşınıyorum. Kaşımanı istemiyorum. Kaşımak da istemiyorum. Ne istiyorum? Ne istediğimi söylememek istiyorum. İfade etme özgürlüğümüz pek yok gibi ama şükürler olsun ki etmeme özgürlüğümüz hala yerinde duruyor. Öyle işte. Sessiz sessiz,sıkıcı sıkıcı...

23 Nisan 2011 Cumartesi

işte tüm mesele bu

Bir gün düşünün, diğerlerine hiç benzemiyor; ama diğerlerinden bir farkı da yok.Değerini tam da buradan alıyor;kaçınılmaz benzerlik içinde benzersiz kılınmış olmasından…
Her gün birbirine benzemez mi aslında?Günün sonunda,günü diğerlerine kıyasla iyi ya da kötü kılan şey,güne dokunabilen insanın,gün üzerinde bıraktığı izler değil midir?Gün müdür yoksa bize dokunan?Eğer günü anlamlı kılan şeyin bizim irademiz dışında işleyen bir mekanizma olduğunu dolayısıyla günlerin anlamlı ya da anlamsız olmak üzere tasarlanmış bir şekilde bizi beklediklerini düşünürsek,bu, hayatımız üzerinde etki alanımızı fazlasıyla sınırlandıran bir saptama olmaz mı?Ya da başkalarının hayatımız üzerindeki etkisini olağanlaştırmaz mı?Halbuki hiçbir şey bu derece olağan değildir.Hayatı şekillendiren kendi irademizle aldığımız veya alamadığımız kararlarımızdır.İradeler yaratır sıradan olmayan ne varsa.Yani günler değildir bize dokunan;biz yaratırız sıradan günler içinden,sıradan olmayanları…
Sonra iradeler değişir;iradelerle birlikte günler de…Sonrası malum.Hayatımızı anlamlı kılan bu günleri unutmamız gerekir.Unutmadıkça diğer günlere hak ettikleri anlamları vermek mümkün olmaz çünkü.Ve işte hayat, kendi irademizle yarattığımız ne varsa bir gün yıkmayı ve sonra yenilerini yaratmak üzere hayaller kurarak uyumayı alışkanlık haline getirdiğimiz saçmalıklar bütünüdür.
Kurmak ve yıkmak;istemek ve bıkmak;alışmak ve korkmak;sevmek ve yorulmak;yaşamak ve durulmak…

22 Nisan 2011 Cuma

Devlet Tiyatroları üzerine...

Geçtiğimiz günlerde yaşanan saçmalıklar silsilesinden her birinizin haberdar olduğunu zannediyorum.Eee tabi ortalıkta bunca saçmalık varken hangisine değinmek istediğim önemli.Sümeyye Erdoğan’ın önderliğinde başlatılan,ardından devlet erkanınca devam ettirilen ve Devlet Tiyatroları’nın kapatılma ihtimalini gündeme taşıyan olaylardan bahsediyorum.
Sümeyye Erdoğan’ın iç dünyasına inmek ve onun komplekslerini anlamlandırmaya çalışmak gibi bir niyetim yok.Olanlar açıklamayı gerekli kılacak bir ciddiyet taşımıyor ne yazık ki.Ancak;Kültür Bakanı,Sümeyye Erdoğan ve onu takiben oyunu terk eden bilumum polisi epey ciddiye almış olacak ki tiyatro oyuncusu Tolga Tuncer’i yanına çağırarak ikaz etmekle kalmadı;bu olay vesilesiyle DT ile ilgili içinde kalmış düşüncelerini de ortaya koydu.
Ertuğrul Günay,söyledikleri üzerine aldığı tepkiler sonrasında,DT’nin kapatılacağına dair bir şey söylemediğini açıklayarak her birimizi “başarılı” bir şekilde paranoyak ilan edip,sözlerinin yanlış anlaşıldığından dem vursa da,hararetli bir tartışmanın başlamasına ve haklı bir hareketin doğmasına engel olamadı.
Devlet Tiyatroları üzerine bir tartışma yapmak elbette mümkün;ancak bu tartışmanın DT’nin kapatılmasına yönelik olması çok üzücü geliyor bana.Çünkü DT, bu ülkede sanatın yeterince ulaşamadığı birçok yere,en güzel sanat eserlerini taşımayabilmek ve insanlarla tanıştırabilmek adına yıllardır takdir edilesi bir mücadele veriyor.Türkiye’de yaşayan birçok kişi,minimum ücretler karşılığı,hem doyurucu bir sunumla karşılaşma fırsatı buluyor,hem de böylece sanata daha yakın ve duyarlı hale geliyor.Bu durumda bizim yapmamız gereken bu renkli dünyanın kapılarını kapatmak mıdır?Yoksa daha da renklenmesi için çaba göstermek midir?
Devlet Tiyatroları’na ayrılan ödeneklerin yükseltilmesi,sahne sayısının arttırılması,devlet tiyatrocularının statülerinin tartışılması,sergilenen ve sergilenecek oyunlarla ilgili işleyen sansür mekanizmasının tamamen devre dışı bırakılarak DT’nin özgürleşmesi ve şu anda dile getiremediğim daha nice aksaklıkla ilgili bir tartışma başlatmak ve mevcut olan sorunları ortadan kaldırmak adına çözümler üretmeye çalışmak gerekiyor.Ancak anladığım kadarıyla Bakan Günay’a bu olumsuzlukları gidermek adına herekete geçmek yerine DT’yi ortadan kaldırmak daha kolay geliyor.Ne üzücü ama…
Bu olayın bana üzüntü veren bir diğer kısmı ise,özel tiyatroların ve özel tiyatrolar için çalışan oyuncuların bir kısmının,DT’ye destek için harekete geçen ve ses çıkaran sanat severleri,tutuculukla ve ayrım yapıyor olmakla suçlamaları oldu.Evet,belki özel tiyatroların başına gelen onca olumsuzluk gündemi bu kadar meşgul edemiyor,edemedi ama bu sanata duyarlı,özellikle tiyatroyla yakından ilgili olan kimselerin,özel tiyatroların mücadele etmek zorunda kaldıkları olumsuzluklardan hoşnut olduklarını ya da daha naif bir şekilde söylemek gerekirse bu olumsuzlukları önemsemediklerini göstermez.Özel tiyatroların kapatılması,sansürlenmeye çalışılması;özel tiyatrolara yeterince destek verilmemesi ve daha nicesi sanata karşı duyarlı olan herkesi elbette rahatsız ediyor.Bundan şüphe duyuyor olmak bana pek de adil bir tutummuş gibi gelmiyor açıkçası…
Devlet Tiyatroları’na ve oyuncu Tolga Tuncer’e destek için internet üzerinden birçok kampanya yürütülüyor.Eylemler yalnızca sanal dünya ile sınırlı değil tabi.Geçtiğimiz günlerde Ankara’da Büyük Tiyatro önünde de bir eylem gerçekleştirildi ve eyleme katılanlar büyük bir içtenlikle DT’ye sahip çıktılar,Tolga Tuncer’in yanında olduklarını dile getirdiler.Ne yazık ki ben orada olabilen şanslı,duyarlı insanlardan biri olamadım;yani somut olarak…Şimdi buradan bir kez daha dile getirmeyi ise,yıllardır DT sayesinde müthiş oyunlar izleme fırsatı yakalamış bir izleyici ve tiyatro sever olarak bir sorumluluk sayıyorum ve diyorum ki: ” DT bizimdir;kapatılamaz. ”

Not: Yazının gecikmesi tamamen bloglar üzerindeki sansürden kaynaklanıyor.Ama geç de olsa bir şeyler söylemek gerektiğini düşündüğüm için kapayamadım gene çenemi.Sevgiler efenim…

Su - ret

Zamana emanet edilen kelimeler
Sonsuz boşlukta tanımlanmayı beklerken
Anlam kök verir evrenin yitik dilinden
Uzam içinde renklenir suskun öyküler
Sulandıkça çürümeye yaklaşır her biri
Ne de olsa zordur bir anlamı büyütmek

Dün ile yarın arasına sıkışmış sesler
Habersizdirler anın getirdiklerinden
An ki kaybetmeye mahkumdur bildiklerini
Zamansa dardır almak için düşleri geri
Hem mümkün müdür bir kaybı yeşertmek

Saatlerin koluna takılmış suretler
Habersizdirler suyun götürdüklerinden

16 Şubat 2011 Çarşamba

?

Yaşıyor olduğum hayat yalnızca bana ait ise,nasıl oluyor da günün birinde bir başkasının müdahalesine bu kadar açık hale geliyor?Nasıl bir başkasının aldığı nefesi benim bedenim soluyor?Nasıl bir başkasının yokluğu nefes darlığıma sebep oluyor?Ya da tam olarak ne zaman ve kim bir diğerinin varlığıma renk katmasına göz yumuyor?Tüm bunlara ben mi izin veriyorum?Başkalarını,birilerini veya diğerlerini seçen ben miyim?Yoksa seçimler yaşadığım hayatı anlamlı ve bana ait kılmak için uydurduğum kılıflar mı?Seçmediklerimin bu denklemde etkisi yok mudur?Peki ya başkalarının seçimlerinin benimkiler üzerinde yıkıcı bir etkisi olamaz mı?Yani ya yaşadığım,yalnızca seçmek zorunda bırakıldığım,bir süre sonra kendi seçimim olduğuna inandığım;halbuki bir başkasının seçimi olmaktan öteye gidemeyen ve hiç de bana ait olmayan hayatsa?Korkunç değil mi?Komik değil mi?Yorucu değil mi?...

25 Ocak 2011 Salı

"The Deer Hunter" üzerine...


Geçtiğimiz günlerde "The Deer Hunter" filmini izledim.1978 yapımı,bir Michael Cimino filmi.İzlemekte epey geç kalmış olduğum bu film,Amerika'da yaşayan,Rus kökenli,Amerikan vatandaşı üç arkadaşın,Vietnam savaşına dahil olmadan önceki,savaş sırasındaki ve savaş sonrasındaki hayatlarını anlatıyor ve böylece izleyicinin savaşın yol açtığı yıkımı daha net görebilmesine fırsat sunuyor bence...Bence diyorum çünkü filmi izledikten sonra edindiğim bilgilere göre,filmin savaş karşıtı olup olmadığı konusunda epey hararetli tartışmalar var.Tartışmalara sebep olan sahne ise,filmin final sahnesi."God bless you America"naraları,bazı izleyiciler tarafından yeterince ironik bulunmayınca,filmin savaş karşıtı mı yoksa aksine şovenist bir tavır mı sergilediğine dair polemikler bitmek tükenmek bilmez olmuş.(daha doğrusu ben bitip bitmediğine dair net bir veriye ulaşamadım.)
Amerika’ya olan sadakatlerini göstermek istercesine,yükümlülüklerini yerine getirmek üzere askere giden üç arkadaşın,savaş esnasında şahit oldukları vahşet sebebiyle ait olmadıkları bir yerde olduklarını dile getirmelerinin ve savaş sonrasında yaşamlarının alt-üst oluşunun tüm gerçekliğiyle sergilenişinin,filmin nerde durduğuna ve ne anlatmak istediğine dair yeterince net göstergeler olduğunu düşünüyorum.Ayrıca yalnızca zevk uğruna avlanan geyiklerin,yine çıkarlar uğruna dahil olunan savaşlarla birlikte “av” haline getirilen insanlarla aralarındaki benzerliğe vurgu yapılmak istendiğinden olacak ki,savaş öncesinde geyik avlamayı bir hobi gibi hayatına dahil etmiş bir adamın(Robert De Niro),savaş sonrasında geyik avlayamayacak hale gelmesi çok başarılı bir vurgu bence.Tüm bunlara dayanarak,filmin son sahnesinin tamamen ironik bir anlam ifade ettiği aşikar.Aksini düşünenler tarafından ikna edilmek isterim elbet…
Tüm bunlar bir yana gerek oyuncuların performansları,gerek bizi gerçeklerin içine dahil edebilen başarılı çekimleri ile film sanatsal anlamda da çok başarılıydı.Bir de özel olarak Christopher Walken'ın oyunculuğu beni benden aldı;mükemmeldi.Robert De Niro için ise kelimelere ne hacet...Son olarak filmin 5 dalda Oscar aldığını da belirterek gevezeliğime son veriyorum.
Tamam,sustum,bitti.=)))

23 Ocak 2011 Pazar

...nasılım?

- hayata adapte olman gerekiyor;olmuş gibi yapmak değil,gerçekten olmak.
- olduğuma inanman gerek,olmadığımı iddia etmeyi bir an önce kesmen gerek...
- duvarlar içine sıkıştırdığın bir hayatın var.
- duvarlar...benim marifetim değil tüm bu olanlar.
- günah keçisi aramana gerek yok.böyle devam etmeyi,onların arkasına saklanmayı sen tercih ediyorsun.
- başka türlü olmasını gerektirecek bir şey yok zaten.
- insanlar var,başka başka hayatlar...
- farklı bir şey yok yani işte.
- her insan bir diğerinden farklıdır.
- her insan bir diğerinden daha kötü olma ihtimaline sahiptir tabi,haklısın.
- insanlardan yalnızca kötülük üretmeye programlanmış bilgisayarlar gibi bahsedemezsin.
- böyle bir şey söylemeye çalışmıyorum.yalnızca iyilik yapmalarına izin verecek kadar yakın olmadıkça kötülük yapmalarına da engel olduğumu anlatmaya çalışıyorum.
- bir korkak gibi davranıyorsun desene şuna...
- yalnızca korkmuyorum...çok korkuyorum.
- korkularına birçok kılıf uydurabilirsin,onları birçok şeye bağlayarak haklı kıldığını zannedebilirsin.ama yaşadığın sürece,yaşamaktan korkar hale gelmene sebep olan şeyleri meşrulaştırman zorlaşır.bu bir balığın yüzmekten korkması gibi olur;su içinde yalnızca nefes alması gibi...

"O ben ki  
 Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa."